Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Sitesi

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

Nazik Erik - Ailede Eğitim

e-Posta

AİLEDE EĞİTİM

Bir bakıma insancıl, bir bakıma bencil; bir yanda müşfik, bir yönden gaddar, acımasız bir dünyada yaşıyoruz. Günümüzün medenî âlemi bir taraftan atomu geçip hidrojen bombası imal eder, öldürmek için yeni yeni zehirli araçlar geliştirirken bir yandan silâh tahdidine girişiyor. Bir yandan göklere fırlattığı casus uydular ile milletlerin kendi sınırları içindeki huzur ve emniyetlerini selbederken öte yandan bütün dünyaya şamil bir insan sevgisinden dem vuruyor. Emeğini, toprağını, rahatını, hayatını sömürmeğe kastettiği topluluklara dostluk, kardeşlik davetleri sunuyor. Ve bu dünyada tabiat, eşya kadar fezayı da kucaklıyan günümüzün ilmi, işte bu teknik ve tefekkürün elinde yine de toplumlara, dolayısıyle insana, yeni yeni ufuklar açıyor.

GÜNÜMÜZÜN KAOSU ve İNSAN

Yıkılış ve yapılışların ortasındayız. Ve bu ilim - fikir- felsefe kaosu içinde bilinen, görülen, duyulan, düşünülen her ne varsa sanki yeni bir düzen, yeni bir üslûp ihtiyacını hissettiriyor. Günümüzün medeniyyeti, tefekkürü yeni bir değerler nizamı kurma peşinde. Onun için bugün etrafımızdaki canlı cansız herşey yeniden bir araştırma konusu oluyor. Hemen hemen her tarafta ve her yönü ile değişen bir dünyada yine de sabit kalan, değişmeyen bir mihver var: İnsan! Dün nasıl ise bugün de ilim, teknik, felsefe, insan mihrâkı etrafında dönüyor. Bir taraftan imha ederken diğer taraftan ihyâya çalışılıyor. Bugün de insan ve insanın mutluluğu, bir ilmî tetkik konusu olmaktan öte tahakkuku gaye edinilen ciddî bir hedeftir.

Bu yolda uğraşan, didinen sadece ilim adamları değil. İlim adamlarını basamak edinen kuruluşlar da var! Maddî-manevî sebepler yanında çeşitli menfaatler milletleri, birbirini yıkan insanı bilmeğe, insanı bulmağa, dolayısıyla insanı sevmeğe sevketmektedir. Bu tutum ve davranışlar ve bunu iş edinen kuruluşların gayretleri, günümüzün çıplak gerçekleri karşısında bir tesellidir. Hiç şüphesiz yarınlar için de bir ümit. 1979'un Uluslararası Çocuk Yılı olarak tahsis ve teşebbüsünün dünyaca kabul edilmesi bu şartlar ortasında değerlendirilmelidir.

CEMİYETTE İNSAN

İnsan, ancak bir cemiyet içinde ve cemiyet halinde insanca yaşar, insanca yaşıyabilir. İnsanın refah, sükûn, emniyet ve huzuru ise içtimaî nizam ve seviyeye bağlıdır. Cemiyetler düzenli, üsluplu, ve medenî olmalıdırlar ki insanlar da mutlu olabilsinler.

Keza bir cemiyetin, bir milletin bekası demek, o milletin, o cemiyetin insanının gücü, kuvveti, dolayısıyla gençliğin, genç neslin gücü ve hayatiyyeti demektir. Bir mütearife haline gelmiştir; cemiyetlerin dolayısıyle milletlerin yapısı ve hayatı insanlarının gücüne, şahsiyet ve karakterine bağlıdır. İnsanlar şahsiyetli, karakterli, güvenilir olursa cemiyet de düzenli ve sağlam olur.

Çocuk cemiyetin temelidir, milletin istikbâlidir; insanı ve insan mutluluğunu cemiyetten, cemiyeti genç nesilden, genç nesli ise çocuktan ayrı ve uzak mütalâa edemeyiz. Bu yüzden insanın mutluluğu için cemiyeti, cemiyetin bekası için sosyal düzeni, düzen için de insanı, dolayısıyle genci ele almağa mecburuz.

Gerçekten de milletin - cemiyetin düzen ve bekası insanının şahsiyet ve karakter yapısına - gücüne, karakter gücü - şahsiyeti ise aldığı terbiye ve yetişme şartlarına bağlıdır.

İnsanın terbiye edilmesi demek, maddeten ve manen yetişmesi demektir. Yani genç neslin mensup olduğu cemiyetin yarınki ihtiyaçları için, yarınki ihtiyaçlarına göre hazırlanması, yetiştirilmesi demektir. Yetiştirilmesi yani iyiye, doğruya, güzele yöneltilmesi demektir. İnsan olmanın gerçek mânâsı da bu iyiye, doğruya, güzele, yönelme demek olsa gerektir. Esasen güç olan da budur. Vicdanını, aklını rehber edinerek bizatihi yönelebilmek! Bunu başarabilmek için maddî - manevî yeteneklerin çocukluktan itibaren gelişmesi, beden - akıl ve ruhun olgunluğa ermesi şarttır. Ancak bu olgunluğa erişen çocuk düşünme, duyma kapasitesi nispetinde vicdan ve iradesini kullanabilecek; belirli bir şahsiyet kazanacak, bir karakter sahibi olacaktır. Şahsiyetinin sınırları içinde cemiyetteki müspet veya menfi fonksiyonunu icra edecektir.

Ferdin cemiyetteki yerini küçümsemeğe imkân yoktur. Doğrudur! Bazan bir nal bir at kurtarır, bir at bir vatan! Bazan da kayan bir vida bir motoru, bir motor bir fabrikayı susturuverir. Ferdin cemiyetteki yeri küçümsenemez!

Aynı şekilde cemiyetin insan yetiştirmedeki rolü ve tesiri de ihmal edilemez. İnsanın şahsiyeti ve karakteri, fıtrat ve irsiyet kadar, yetişmesine de bağlıdır. Bu yüzdendir ki tarihçe bilinen en eski devirlerden beri çocuğa, çocuğun yetiştirilmesine ehemmiyet verilmiş, alâka gösterilmiştir. İlkel toplumlardan en ileri ülkelere kadar târihî, coğrafî, ırkî ayrılıklar içinde bütün toplumların kendilerine has bir terbiye sistemleri, bir terbiye metodları olmuştur. Çocuk, dolayısıyle genç nesil, benimsenmiş ve asırlar boyunca geliştirilmiş bir sistem ve metodun uygulanması ile mensup olduğu cemiyetin istediği formasyonu alır; istenen, beklenen hale gelir!

AİLE VE ÇOCUK

Bu uygulamayı kim yapar? İlmî bir gerçektir ki terbiye, aile-mektep-çevrenin müşterek eseridir. Çocuğun yetişmesinde ilk müessir faktör ise ailedir. İnsanın yarını, şahsiyeti, karakteri, mutluluğu üzerine ilk damgayı, ilk mührü vuracak olan ailedir.

İnsanın şahsiyeti, karakteri, mutluluğu vardır da (çocuk)unki yok mudur? İnsan hayatı, çocukluktan başlayıp gelişen bir bütündür. Bizatihi çocuk bir varlıktır. Eşyadan, canlıdan ayrı bir mevcudiyettir. İnsanı bilmek, insana değer vermek demek, çocuğa değer vermek demektir.

İnsan binasının temel taşları, çocukda, çocukluk çağlarındadır. Çocuğu sevmek, çocuğu korumak, çocuğu anlamak demek, aslında yarınki insanı, yarınki cemiyeti tanımak, sevmek korumak demektir. Beşerî bir egoizma içinde çocuğu küçümsemek, horlamak, mühimsememek, aslında insana, insanlığa, insanlığın yarınına kastetmek olur. Bu bakımdan çocuğa bir yıl tahsis edilmîş olmasını insanlığın ve cemiyetimizin geleceği adına minnetle karşılıyoruz.

Asıl konumuz (ailede çocuk) olduğu için ehemmiyetine binaen, aile üzerinde durmak istiyoruz!

Malûm olduğu üzere aile, cemiyetin en küçük rüknü, aynı kan, aynı ırk, aynı atadan gelen şahısların vücude getirdiği topluluktur. Hukuk ise kan, sıhriyyet veya mukavele ile birbirlerine bağlanmış, aralarındaki hukuki münasebet medenî hukuk ile düzenlenmiş topluluktur, diye ifade eder.

Menşei hakkında bazan biribirine zıt nazariyeler ileri sürülse de ailenin, tarihin bilinen en eski çağlarından itibaren mevcut olduğu bir gerçektir. Ana erkil - ata erkil safhalarından geçtikten sonra ulaştığı söylenen son mütekâmil şekil karı - koca ailesidir ki ana-baba, çocuktan terekküp eder. Aslında tarihçe malûm en iptidaî toplumlarda dahi bu küçük birimin mevcudiyeti bilinmektedir. Nitekim bugün halâ (büyük aile) halinde yaşıyan cemiyetlerde belli mevsimlerde üretim şartları ve imkânları yüzünden karı - koca ailesi şeklinde yaşandığı görülmektedir.

Karı - koca ailesinin monogami, poligami, poliandri gibi tiplerinin mevcudiyeti ise toplum yapılarının farklılığına dayanır. Din-iman-ahlâk-gelenek-görenek gibi cemiyetlere has özellikler ailenin yapısı ve hususiyeti üzerinde müessir olurlar. Bu yüzden aile tipleri cemiyetlerin millî haslet, millî istidadına bağlıdır. Nasıl tarihi devirler içinde ilk çağ ailesi ile sonrakiler arasında fark varsa aynı çağ kavimleri arasında da ayrılık müşahade edilir. Aynı tarihi devre içinde Yunan-Lâtin aileleri aynı olmamış; Çin-Türk aile yapısı biribirine benzememiştir.

Târihî ve coğrafî mesafeler gibi inançlar da bu sosyal müessesede farklılıklar yaratır. Musevî ailesi hristiyan ailesine, hristiyanınki müslüman ailesine benzemez. İslâmı kabulden evvelki arap ailesi ile müslüman arap ailesi ayrıdır. Buna rağmen İslâm camiası içinde aynı iman esaslarına bağlı olan, aynı kitaba inanan Arap - İran - Türk ailelerinin tutum, gelenek, görenek, yapı hatta ahlâk değerleri bakımından farklılığı aşikârdır ki, bu da ırk ve töre yani millî zevk, millî haslet meselesi olmalıdır.

Teşekkül tarzı, kuruluşu, nev'i, tipi her ne kadar o cemiyetin manevî değerleri, hükümleri, kanunları ile tahdit ve takyit edilmiş, sınırlandırılmış olsa da ailenin temelinde çocuk, çocuğun varlığı, çocuğun korunup yetiştirilmesi gayesi yatar.

Öte yandan aileyi kuran ve yaşatan millî, ahlâkî hasletler, çocuğa intikal edebildiği, çocukta yaşadığı nispette cemiyetin bekasına hizmet edeceklerdir. Bu yüzden aile - toplum ve çocuk arasındaki münasebet üzerinde fazla durduk.


VE ÇOCUK

Aslında herkes kabul eder ki cemiyet demek aile demektir. Aile bağlarının, aile düzeninin zayıflaması, cemiyetteki üslûp ve ahengin bozulması, dolayısiyle toplumun zayıflaması, yok olması demektir. Çünkü aile ne kadar mazbut, bir bakıma ne kadar şuurlu ise yetiştirdiği çocuk da o nispette sağlam ve güçlü, neticede mutlu insan olur. Hasseten annenin bu işteki rolü ve mesuliyeti ciddîdir, hayatîdir.

Sadece içtimaî yönden değil ferdî bakımdan da anayı bekliyen vazifeler ve mükellefiyetler vardır :

Modern ilim çocuğu daha ana karnında, şekilsiz bir et parçası ikenden itibaren takip edebilmektedir. Nitekim (10) haftalıktan itibaren ceninde hissin mevcudiyeti tespit edilmiştir. Daha doğmadan, 4-6 aylık iken dış dünyadaki seslerden, meselâ kapıların sert açılıp kapanmasından haberdardır.

Annenin ruhî hayatının da yavru üzerinde büyük tesiri, vardır. Doğumdan evvelki büyük şoklar çocuğun ruhî yapısına tesir eder. Bunalımlı bir hamilelik geçiren annelerin bebekleri huysuz ve yaramaz, büyüdükleri zaman ise ekseriya problemli, huzursuz çocuk olurlar.

Sıhhatine dikkat etmiyen, nefsine hakim olmıyan içki, beyaz zehir gibi tehlikeli alışkanlıklardan vazgeçmiyen, lüzumlu, lüzumsuz, bildiği, bilmediği ilâçlara el uzatan annelerin çocukları sadece ruhî değil, hatta bedenî kusurlar, noksanlıklarla dünyaya ayak basmaktadır.

Bebeğin doğumdan sonra başlıyan bir çocukluk devri vardır. Gelişip büyüyüp bu dönemi geçinceye kadar yardım ve hizmet anneye düşer. İleri yaşlarda şahsiyette görülecek çatlakların mevcudiyeti de maalesef ilk sırada anneye racidir.

İlim insan hayatını çocukluk, ilk gençlik, gençlik, olgunluk, duraklama, yaşlılık diye ayırmakla kalmamıştır. 0-3, 4-7, 7-9 yaşlar arası adım adım çocuğun kendini ve çevresini tanıdığı, mekân, zaman, kâinat gibi kavramlara ulaştığı çağlarda -ki o, bunların herbirini bir bir çile ve bunalım ile elde eder- bu devrelerden geçip kendi ile ve çevresi ile irtibat kurarken ona yardımcı olacak sadece ailedir, bilhassa annedir. 0-7 yaş arası çocuğa gerekli ihtimam gösterilmeli, normal gelişmesine yardım edilmelidir. 7 yaşından sonra bu imkân bir daha buiunamıyacak, çocuk geçip gittiği bu yoldan tekrar yürütülemeyecektir. O yüzden bir pedagoji merkezine gidip 2 yaşındaki çocuğunu terbiyeye başlayıp başlıyamıyacağını soran anneye "çok geç kalmışsınız" cevabı verilmiştir. Çünkü çocuk daha (40) günlükten itibaren annenin yüzündeki ifadeden ve ses tonundan algılamağa başlar ve 12 yaşına gelince artık şahsiyet çizgileri belirlenmiştir. Pedogoglar dürüst ve namuslu bir insanın 12 yaşından önce meydana geldiğini söylemektedirler.

Gerçekten de daha kundaktaki bebek ağlarken ananın kucağına geçince susar. İlgililer bunu çocuğun henüz dünyaya gelmeden alışkın olduğu, kalp seslerine kavuşmaktan duyduğu huzura bağlamaktadırlar. Çocuk ömrünce bu emniyet ve huzuru arayacak bekliyecektir. Ana işte o yüzden sabrı, şefkati, sevgisi, anlayışı ile çocuğun ruhî hayatının mimarıdır.

Ayrıca çocukta sosyalleşme vetiresini şartlandıran tohumun atıldığı yer (ev çevresi) veya onun yerine geçen çevredir. Bu sebeple de bütün büyüme devresi boyunca evin ve ebeveynin insan hayatındaki rolü önemlidir.

DÜNYAMIZ ÇOK DEĞİŞTİ

Dünya, I. büyük savaştan sonra büyük sarsıntılara sahne oldu. Zehirli gaz gibi harp vasıtalarının sebep olduğu toplu ölümler, psiko-sosyal sarsıntılar yarattı. Eski ve tarihî imparatorluklar yıkıldı. Avrupa'nın siyâsî haritası değişti. Aileler başsız, insanlar yurtsuz yuvasız kaldılar. Köksüz oldular. Yeni hayat şartları, yeni fikri - ruhî eğilimlere sebep oldu.

II. Dünya Savaşından sonra ise sosyal yapılar alt üst oldu. Harbin gerçekleri içinde mânevi - insanî değerler yok oldu. Ya da tesirini kaybetti. Ve modern dünya harp sonu sefaleti içinde bir üretim çabasına düştü. Kadın artık sokakta,, işte olunca çocuk bakım ve terbiyesi, neticede sosyal bir problem olarak ortaya çıktı.

Buna ilâveten hemen dünyanın her yerinde yerleşik, ziraatle uğraşan kitleler şehirlere aktılar. Sanayileşme eski geleneklerin, geleneksel değerlerin yokolmasına sebep oldu. Hemen dünyanın her yerinde gecekondu ve şehirleşemiyen köylü meselesi doğdu.

Bu yeni şartlar içinde çocuklar ya sokaklarda kaldılar (ki Amerika'da yapılan tetkikler meşhur çocuk çetelerinin geri zekâlı iyi terbiye görmemiş gecekondu çocuklarından oluştuğunu ortaya koymuştur.) ya da kreşlere, bakım evlerine, ana okullarına teslim edildiler, edilmektedirler. Halbuki bu kuruluşlarda çocuk çok, bakıcı azdır ve uzaktır. O yüzden ana - çocuk bağları, çocuğun anneye güven duygusu zayıflamaktadır. Bunun yarattığı emniyetsizlik ise çocuk ruhunda büyük çatlaklara sebep olmaktadır. Ve refah peşinde koşan yahut aşırı refah içinde her İstediği hatta istemediği maddî imkânları bulan çocuk, kendi başına fakat yalnız kaldı. Kazancı ve imkânları nisbetinde dünyadan kâm alan hayatını yaşayan ebeveynin çocukları muhabbeti aramakta gecikmediler. Çiçek çocuğu oldular. Aşk çocuğu oldular. Hippi oldular. Aradılar! Düzenli üsluplu aile yuvalarının veremediğini dışardan kendi aralarında, kendileri gibi olanların arasında bulmağa çalıştılar, çalışmaktadırlar. Daha sonra ilgili dostlarımızın selahiyetle beyan buyuracakları şahsiyet buhranları, psiko-medikal, psiko-sosyal gerçekler, toplumlarda pedagojinin değerini artırdı. Yeni kuruluşlarla mahzurlar önlenmeğe çalışıldı. Pedagoji merkezleri, psikanaliz, psikoterapi, okullarda başlıyan rehberlik müesseseleri, bu ihtiyacın neticesidir.

MİLLİ TERBİYELERDE

Bütün bu kuruluşlar ilmi araştırmaların verileri üzerine bina edilmiştir. İlme dayandığı için de medeni âlemde hüsn-ü kabul görmekte tatbik edilmektedir. Tabii bizim cemiyetimizde de!

Biz, burada, dikkatleri bir noktaya çekmek istiyoruz. İlim beynelmileldir. Bu bir gerçek! İnsan da mahlûk olarak aynıdır, tektir. Cenab-ı Hak "Biz insanları farklı kıldık." buyurdu. İnsan vardır. İnsan olarak aynıdırlar ama toplumları biribirinden ayıran millî renk vardır. Bu da başta iman olmak üzere yaşanan örf, adet, gelenek ve göreneklerle belirgin hale gelmiştir. Her cemiyet geçirmiş olduğu tarihî ve hayatî tecrübelerden sonra kendi miliî yapısına, millî istidadına uygun değerlere ulaşmıştır. Bu değerler onun varlığının temelidir. Millî varlığın bekası, bu değerlere dayanan düzenin devamına bağlıdır. Aksi takdirde değerler anarşisi doğar. Bu da o toplumun sarsıntıya uğraması demektir.

Terbiye işte bu milletçe ulaşılan değerler manzumesinden doğmuştur. O cemiyetin dünya görüşünün, hayat anlayışının neticesidir. Bu görüş sınırları içinde nasıl bir insan istediğini bilen milletler bu değerleri yine kendi örf ve adetleri, gelenek ve görenekleri içinde kendilerine has metodlarla genç nesillere uygulamışlardır, uygulamaktadırlar da.

Bu gün medenî âlemin kabul ettiği bir pedagoji ilmî vardır. Bu ilim aslında modern psikolojinin verilerine dayanır. Yani Batı, evvelâ çocuklarının psikolojik yapılarını anketlerle aramış, tecrübelerle incelemiş, sonra da cemiyetin değer hükümleri ile birleştirerek pedagojisini, millî terbiyeyi, kendi cemiyetinin istediği, beğendiği insanını yetiştirme yollarını ve kolaylıklarını aramıştır. Cemiyetin geçirdiği her çeşit değişiklik, sarsıntı karşısında tedbirini almış, en başta aileye yardımcı olmağa çalışmıştır, çalışmaktadır. Bugün medeni toplumlarda, gerek aile içi, gerek aile dışı, kreş, ana okulu gibi müesseselerde verilen terbiye, tatbik edilen eğitim o cemiyetlerin kendilerine has millî eğitimidir. Aile-okul ve çevre bu noktada aynı inanç ve kanaatte, aynı tutumdadır. Yapıları aynı olmakla beraber Fransız, İngiliz, Amerikan kurumlarının işleyişinde değilse bile gayesinde özünde bir fark yatar. Kendi insanını yetiştirme gayesi! Onun için bu kuruluşlarda çalışanlar çocuğu bedenen, zihnen olduğu kadar de besler, doyururlar. Okul ve aile aynı anlayıştadır, çevre de destekler. Millî gelenek ve görenekleri ile beslerler. Bilirler ki ruhen aç kalan çocuk, millî ruhtan mahrum olarak yetişen çocuk yarın ya huzursuz bir insan olacaktır, ya da köksüz! Bunun ferdin dolayısıyle cemiyetin hayatına getireceği zararlar üzerinde durulacaktır. Biz sadece hatırlatmakla yetiniyoruz.

TOPLUMUMUZ, GELİŞMELER VE DEĞİŞMELER

İki asra yakın bir süredir medeniyet dairesi değiştirme çabasındayız. Tanzimatla başlıyan Batılılaşma hareketi İL Meşrutiyetten sonra Cumhuriyet ile son adımını atmıştır. Yeni devletin batı örneğine göre yeniden kurulan müesseseleri yarım asrı aşan bu dönem içinde meyvelerini verdiler. Kabul etmek gerektir ki taban örf ve adetini sadece atalardan kalma gelenek ve görenek olarak sürdürse de bugün yaşları elliyi geçen milyonlar, artık batılı görüş ve düşünüş içinde yetişmişler ve bu kültürü ilerilik adına benimsemişlerdir.

II. Dünya Savaşının bizim toplumumuzdaki yeri ve neticesi ortadadır. Demokratik düzen, çok partili hayata geçiş, sanayileşme, büyük şehirlere akın, refah seviyesinin değişmesi toplum düzeninde sarsıntılar yaratmıştır. Yeni ideolojilerin meydana gelmesi ya da yabancı ideolojilerin ülkemizde kuvvetlenmesi, hatta yerleşip kökleşmesi sosyal yapıdaki kargaşanın müsebbipleridir.

Türk insanı şaşkınlıktadır. Yerleşik bölge, ister köy ister şehir olsun, geleneği, inançları içinde yaşamağa çalışırken gecekondusu, aydını, bürokratı, yeni bir hayat tarzına uyma çabasındadır. Zümre ve kitlelerin dünya görüşü, hayat telâkkisi artık farklılaşmıştır, çelişkiler içindedir. Türk toplumu, tek, bir ve beraber olan kainat görüşünü, insan telâkkisini kaybetmiştir.

Bu durumdan ilk etkilenen ailedir. Bugün aile kuruluş gayesini yitirmiştir. Materyalist bir dünya görüşüne inanan kuşaklar yanında islâmi bir düzeni yaşıyan, millî, ahlâki bir nizam arayan milyonlar var. Elbette bu toplulukların ailelerin de kuruluş gayesi aynı değil! Memleketimizde bütün yuvalar Allah'ın emri, peygamberin kavli ile kurulmuyor.

Sadece mantalite değil, ideoloji değil, çevre de bu değişmede methaldardır. Vazifesi dolayısıyle doğduğu yerden ayrılmış bir küçük memur, ya da gecekondusunu yapmaya çalışan işçi veya apartmana gelip yerleşmiş kapıcıdan yahut bulunduğu bölgede maddî imkânının artması yüzünden daha büyük bir şehre, bir merkeze gelip yerleşmiş müreffeh aileden gelenek ve göreneğini sürdürmesini beklemek zordur; onun çevresine intibakı daha zordur.

Ailelerin yapıları da değişmiştir. Genel olarak kurulan yuvalar karı -koca ailesidir! Köy ve kasabalarda yaşlılar yeni ve yabancı bir çevreye intibak zorluğu ile yabancılık çekmektense yalnız ocakları başında, kendi hayatlarını sürdürmeği tercih etmektedirler. Daha büyük merkezlerde ise bu durum bir mes'uliyet ve özgürlük, huzur ve geçimsizlik problemi olarak ele alınmaktadır. Artık evlerde yaşlı-büyük, şifahî kültürün canlı kaynakları yoktur.

BUGÜNKÜ TOPLUMUMUZ VE ÇOCUK

Bu şartlar altında çocuğun durumu nedir?

Cemiyetimizde bir çocuk meselesi, bir çocuk davası var mıdır? Acı da olsa gerçeği itirafta fayda var! Bizim bir çocuk meselemiz vardır, fakat çocuk davamız yoktur! Çünkü insan meselemiz yok! Cemiyet olarak kime insan diyeceğimizi, insandan ne anladığımızı tayin etmedik. Daha doğrusu asırlar boyu sürüp gelen inancımızı yitirdik. Batılılık ve modernlik yoluna bizim için değerli, lâzım olan insanın özelliklerini karıştırdığımızdan bir bakıma insanın değerini unuttuğumuz için toplumca çocuğu neye göre hangi ölçüler, hangi değerlerle, niçin yetiştireceğimizi bilemez, düşünemez olduk. Halbuki mahlûk olan insan ezelî ve ebedî idi. Onu inscek, insan dedirtecek hasletler aslında zaman ve mekân ile, tekâmül ve terakki ile, teknik ile, ilim ile hatta medeniyet ile mukayyet değildi. Bütün bunların üstündeki insanı iyi dikkate almamız, ona millî gözle bakarak kendi insanımızı tesbit etmemiz, onda sabit kalmamız gerekirdi, yapamadık. Ve bugün eski ile yeni, dinî ile lâik, batılı ile miilî zihniyet farklılıkları yüzünden iş daha çok karışıyor. Toplumca müşterek, millî bir terbiyeye varamıyoruz. Aslında çocuğa gerekli, zarurî ehemmiyeti de veremiyoruz, veremiyoruz.

Kırsal bölgelerimizde ana meşgul, çocuk başıboştur. Gecekondu bölgelerinde, hatta daha genel bir ifade ile sanayide ve büroda çalışan her kadının evinde çocuğunu emanet edeceği emin bir el, çocuğu bağrına basarak şefkat ve muhabbet ile geleneği ve göreneği içinde, doğruyu yanlışı gösterecek; sevilen sayılan, önünde diz çözülüp tecrübesine ve fikirlerine değer verilen bir büyük yoktur. Onun görgüsü içinde yaşanan üsluplu hayat ta yoktur. İster istemez yabancı ele teslim edilen çocuğa tıpkı tarladaki gibi çalışan yorgun ananın verebilecek doyurucu ne sevgisi vardır ne şefkati. Hatta sütü bile. Çalışan kadının çocuğu ister istemez sokakta büyüyecektir. Miilî geleneği yaşıyan üsluplu aileyi de tanımıyacaktır.

Öte yandan çocuğuna düşkün aydın ebeveynin çocuğu da modern bilgi, modern düşüncenin neticesi olarak ilmî kitaplara, yabancı ellere, mürebbiyelere, kreşlere, ana okullarına teslim edilecektir. Modern ilme, yabancısı olduğu millî kültürden çok değer veren, itimat eden bu tip ailenin çocuğundan topluma aşinalık, topluma tam bir uyum beklenemez.

Sosyal değerlerin değişmesi değil zayıflaması tesirini kaybetmesi yüzünden ortaya çıkan bir de kimsesiz çocuk korunmağa muhtaç çocuk meselemiz var ki aslında aile davasıdır. Koruma Demekleri bunların hepsini - imkân yok ya!- çatıları altına toplasalar yine de terkedilmişliğin anasız-babasızlığın eksikliğini gideremez, acısını silemezler.

Kaldı ki aile kendi içinde bu bütünlüğe varmak, karşılıklı hak ve vazifeleri ile kendi mutluluğu bir yana, cemiyet için, çocuk için, asli hüviyetini korumak zorundadır. Eski aile, yeni aile, modern aile, gerici aile değil; Türk ailesi, aslı, kuruluş gayeleri, yapısı ile Türk cemiyetinin bütününe şamil bir hüviyette belirmelidir.

Yukarıda da arzettiğimiz gibi cemiyet; aydını, işçisi, esnafı, köylüsü ile hangi insanı istediğini bilmelidir. Bugün radyo ve televizyon yolu ile topluma mal edilmek istenen bir eğitim sistemi vardır. Millî eğitim yolu ile millete mal edilmeğe çalışılan bu Batı Sistemi (iyi vatandaş) yetiştirme gayesine yöneliktir. Bunun için beceri sahibi olması, yeteneklerini geliştirmesi, üretime katkıda bulunacak bir şahsiyet kazanması hedefi güdülmektedir.

Cemiyetimizin tabanında yatan, milletçe ihtiyaç duyulan eğitimden beklenen ise (iyi insan) yetiştirme gayesidir. İyi insan, millî, İnsanî değerleri olan insandır ki temeli insana dayanır.

Batılı için önemli olan cemiyet ve cemiyet içindeki ferttir. İleride üretici olabilmesi, gelire katkıda bulunabilmesi için küçük yaştan itibaren bir şahsiyet olması, şahsiyet kazanması istenir. Bu arada dayanışma, acıma, sevme, iş yapma gibi insanî temel mefhumlar, aile-okul-kilise tarafından müştereken işlenir; ihmâl edilmez.

Çünkü 18 yaşından sonra, malî külfet haline gelen çocuk, aile içinde, artık bir bakıma hürdür. Kendi hayatını (maddî manevî) kendi düzenlemek; yarını hakkında bizzat karar vermek; şahsını ilgilendiren meselelerde bizzat kendi karar almak zorundadır. Maddî-manevî kararlarının, müsbet-menfi, sorumluluğunu evvelâ kendi taşır. Neticesine razı olur.

"Kendi hayatını yaşama" arzusu, kazanma mecburiyeti veya çalışmak için aileden kopar! Dikkate değer netice buradadır: Bu kopuş ve bu yalnızlık Batı'nın insanını temelde bedbaht etmiştir. Durkheim cinayetlerin, köksüz insanlar arasında yaygınlaşmasına dikkati çeker. Ev-aile-meslek- çevre bağlarından kopmak insanı boşlukta bırakır. Kopuk insan; zahiren ne kadar başarılı olursa olsun, zayıf insan; ruhen güçsüz insandır. Bu da Batıda görülen felâketlerin sebebidir. Meslekî dernekler, spor kulüpleri, kilise teşekkülleri, içindeki boşluğu doldurmak zaruretiyle kendini sokağa atan, dışarıdan imdat uman insan içindir. Zayıf insanı destekleme ihtiyacının neticesidir. Batılı yaşama gücünü biraz da böyle, dışarıda avunma ile bulur.

Hafta tatilleri, malûm dinî menşee dayanır. Batı'nın insanı; kültür seviyesi, yaşı ne olursa olsun Pazarın "Allah'ın günü" olduğunu bilir. İnancı olmasa da radyosu televizyonu ve çevresindeki tatil havası ile onu yaşar. Esasen batılı, çocuğu yetiştirirken küçük yaştan itibaren dinî terbiyeyi ihmal etmemiştir. Son zamanlara kadar Fransa, Almanya, İngiltere'de resmi çocuk bahçeleri yoktu. Özel okullar, ana okulları, manastırların çatısı altında idi. Hepsi de dinî temele dayanan bir eğitim verirlerdi. Esasen katolikler için 7-12 yaş kilise terbiyesi ve komünyon törenleri zarurîdir. Hristiyan anlayışının mantığa ters düşen yönleri 18 yaşından sonra ilmi gerçeklerle yüz yüze gelen gençteki imanı zedelese de, temelde batının insanı AIlah-Din- İman konularına hürmetkar kalır ve insanî, vicdanî değerlere herşeye rağmen aşinadır.

An'aneleşmiş, asla ihmâl edilmeyen; bilakis asrın icaplarından faydalanarak yeni yeni kuruluşlarla ihyâsına, yaygınlaştırılmasına çalışılan törenleriyle Noel-Christmas sosyal bir hâdisedir. İster eğitsel, ister ekonomik, hattâ politik gayelerle cemiyet bu tören hazırlıklarına aylar evvel girişir! Hafta tatili gibi bu da ailenin, yakınların, dostların toplanma; bir araya gelme vesilesidir.

Hiçbir yakınlıkta bulunamıyanlar için, velev klişe bile olsa, bir «Anneler Günü» telgrafı boşluktaki insana uzatılmış kurtarıcı bir vesile, bir tesellidir. Buna rağmen yalnızlıklarını yendikleri söylenemez.

Aydın kesiminin karşıdan, dıştan görüp imrendiği ve çocuğuna - kendine ve cemiyete rağmen tatbik etmek istediği terbiyenin neticesi budur.

GÖZLEDİĞİMİZ TERBİYE

Ya biz? Biz ne yapacağız? Hareket noktamız ne olacaktır? Çocuğumuzu neye, hangi hedefe göre yetiştireceğiz? Bu gün bu konuda bizim için en ciddi mesele budur.

Cemiyetimizin tabanında yatan, milletçe ihtiyaç duyulan eğitimin gayesi ise «iyi insan» ve kâmil insan» yetiştirmektir. İyi insan millî, insanî değerleri olan, bizim değerlerimizi taşıyan insandır. Kâmil insan ise; kendindeki kusurları yenmiş, güzel ahlâka, olgunluğa erişmiş insandır ki temeli imana dayanır.

Toplumumuzun sâhib olduğu imân ise Müslüman imanıdır. İslâmın temeli tevhiddir. İslama göre insan eşref-i mahlûkattır ve kâinatla bütünlük içindedir, İnsan, gerek ferdî hayatında, gerekse çevresi ile ilişkisinde vahdet içindedir. Doğumla başlayıp ölümle biten yarımlık yoktur. Büyüyüp yaşlanıp dünyadaki isteklerine ulaşınca, mesleğini eline alıp, işini gücünü yoluna koyunca veya çoluğuna çocuğuna yön verip köşesine çekilince tükenmişliğe, boşluğa düşmez! Devamlılık ve sonsuzluk şuuru içinde olduğu için yokluk korkusundan uzaktır. Bilâkis daimî «yarın» endişesi; yaşama ve çalışma, kazanma, iş yapma gücü verir.

Aile fertleri, kan ve menfaatten, kanundan öte biribirlerine ilâhi bir bağ ile merbutturlar. Tıpkı cemiyetteki gibi aile içinde de insanlar bir bütünün parçalarıdır. Karşılıklı hak ve vazifeler ile biraraya gelmişlerdir. Onları biraraya getiren ise ilâhî irade, ilâhî nizamdır. «Yaradılmışı Yaradandan ötürü sevmeyi» emreden bu düzenin temeli muhabbet, gayesi ise iki cihan mutluluğudur. İyiyi, güzeli, doğruyu emreden bu nizam içinde değerli olan; evvelâ Allah, sonra da insan ve insan hayatı, insan haysiyetidir. Ve insan, evvelâ «kendi» ile biliş - görüş tutmak; iyiye, güzele, doğruya yönelmek; kendini her nefes otokontrolde bulundurmak, muhasebeye çekmek zorundadır. Çevresi ile münasebetlerini de aynı şartlar, aynı gayeler içinde devam ettirecektir. Yani, çevresindekilerin de kendisi ile aynı hak ve vazifeye sahip birer insan; en azından aynı halik tarafından yaratılmış birer mahlûk oldukları ölçüsünü davranışlarına temel edinecektir.

Ebedî hayata inanmış; ölüm ve yokluk korkusundan uzak; her nefes kendini, zaaflarını frenlemesini bilen insan; iradesi, kendine, nefsine güveni ile güçlü insandır. Nitekim Kore Harbi esirleri içinde beyni yıkanamıyanlar sadece Türkler olmuştur.

Dünya hayatı, günlük hâdiseler onu sarsmaz. Ana-baba-eviât münasebetlerinde elindeki ölçüye itimat ve istinad eden kişi, karşısındakinin aile ferdi de olsa kendi gibi bir insan olduğundan haberdardır. Haklarına saygı gösterir. Onları, zaafları ve meziyetleri ile olduğu gibi kabul edecektir. Aile içindeki karşılıklı hak ve vazifeler ise, ferdî menfaatlerin; ferdî arzu ve iradelerin üstünde, ilâhî nizam ile tâyin edilmiştir. Buna inandığı için de öfke, hiddet, yahut kırılışlardan doğan kin, gazap, haset yerine muhabbet, hoşgörü, rıza hâkim olacaktır. Sevmeyi, affetmeyi bilecektir. Dolayısıyla insan, yakın çevresiyle de bütünlüğe girecek, güçlenecektir. Bu güçlü insan; yalnız olmayan, yalnızlığa düşmeyen, yaşamaktan ve ölmekten korkmayan, bilâkis her nefes hizmet iştiyakı, yarın hazırlığı içinde mes'ut ve bahtiyar olan mutlu insandır.

Biraz evvel de arzettik: Bugün insanımız bir kargaşa, bir huzursuzluk içindedir. İlgili kuruluşlar tıpkı eğitime olduğu gibi buna da çâre bulmağa çalışıyorlar. Televizyon psikoloji saatleri ihdas etti. Bunalımların, akıl hastalıklarının, huzursuzlukların sebebini tesbite çalışıyor, tedavi yollarını gösteriyorlar. Ama nedense, ilim adamları, ilgililer bugün şikâyet edilen ve bütün bu hallerin müsebbibi olarak takdim edilen parasızlıkdan çok daha acı yoklukların, açlıkların; bugünki geçimsizliklerden çok daha ciddî ailevî felâketlerin, problemlerin bugünkü refaha, medenî gelişmişliğe; hayat şartlarına nisbetle mukayese dahi edilemiyecek seviyedeki zahmetlerin, eziyetlerin, harplerin, ölümlerin, şahadetlerin dünkü insanımızı; uzağa gitmeğe hacet yok, aramızda hâlâ yaşayan, güngörmüş, huzurlu yahut da gerçek imanlı kişileri neden sarsmadığına bakamıyor, bakmıyorlar.

Halbuki aşikâr olan gerçek buradadır, bu insanların aile ocağından aldığı, bugün bizim de -bilerek bilmeyerek- hasretini çektiğimiz terbiyededir.

İNSAN ANLAYIŞIMIZ

Yine tekrar ediyoruz; insan anlayışımız yeniden ele alınmalı, belirlenmeli, aile müessesemiz işte bu insan anlayışı içinde evde, okulda, sokakta; resmî ve hususî kuruluşlarda artık tebellür etmelidir. Ve biz «mutlu insan»ı yetiştirebilmeliyiz. Bunun için evvelâ çocuğumuza «canlı yaratık-düşünen hayvan-homo economicus» değil, «insan» olduğunu hatırlatmalıyız.

Çocuğumuz nereden geldiğini bilmeli, gideceği yere ve buradan gideceğine inanmalıdır.

Çocuğumuz hayata, kendinden başlayıp beşeriyete ve bütün mevcudata kadar uzayan bir mes'uliyet ve mükellefiyet ile bağlı olduğunu kabul etmelidir. Bu mes'uliyet ve mükellefiyetin ferdi ezen bir yük, kendi üstünde bir baskı, iradesi ve talebi dışında bir zorlama değil, bilâkis, insan olarak yaratılmanın verdiği bîr şeref, bir üstünlük olduğuna inanmalıdır. Hayatî zorluklardan, mesuliyetlerden kaçmamalı onlara zevkle, arzu ile hazır olmalıdır.

Ve insanları sevmenin, affetmenin, insanlara acımanın, büyüklerini sevip küçüklerine şefkat göstermenin, tabiî ve bilhassa insanî olduğunu kabul etmelidir. Ancak buna gönülden inanır ve kani olursa muhabbet duyabilir ve insan gibi yaşamayı, insan gibi davranmayı benimser. Bütün kanaatler ve bu hasletler, evvelâ aile ocağında edinilmelidir.

Haysiyet- vekar- şahsiyet aile ocağında, küçük yaştan itibaren kazandırılmalıdır. İyi - doğru - güzel mevhum bir ideal değil, yaşanılan, yaşanacak mefhum olarak tanıtılmalıdır.

İnsan vekarının, insan haysiyetinin, insan şahsiyetinin en sağlam aynası iş, küçük yaştan sevdirilmelidir. Çalışma alışkanlığı, başarı zevkinden de önde gelmeli; terlemeyi, ter dökmeyi öğrenmelidir. Alınterinin değerini takdir etmelidir. Zahmeti çekmezse emeği takdir edemez. Minneti de tanıyamaz. Amerikalının bir (Şükür Günü) vardır ki saygı duymamak elden gelmez! Dün çocuklarımıza suyu içtikten sonra «Şükür Elhamdülillah» demesi öğretilirdi. Minnet kadar şükrün de bilinmesi gerekir. Eğer elindekine, kendinde olana şükretmeyi bilmezse kanaati, göz tokluğunu da bilmez. En büyük zenginliğin kanaat olduğuna inanamaz. Az veya çok, iyi veya kötü, güzel veya çirkin ama kendinin olanla yetinemez. Yetinemeyince de mes'ut olamaz. Haset ateşi içinde bedbaht olur.

İŞ SEVGİSİ VE İŞ AHLÂKI

Çocuk herşeyin üstünde (bir işe) yaramak, bir iş yapmak için yaratıldığına inanmalıdır. O zaman, işin nev'î, cinsi onu rahatsız etmez, küçümsemez!

Başladığını bitirmeyi bilmelidir. Bu âlemde kendinden bir sesin, bir eserin kalması gerektiğine iman ederse, yaratıcı gücünü mâkûl bir sınır içinde harekete geçirmeyi; kendisine ihsan olunan istidad ve kabiliyeti geliştirmeyi, değerlendirmeyi, kullanmayı bilir. Ama başarıya ulaştığı zaman üstünlük duygusuna, gurura kapılmaz. Başaramadığı, gücü yetmediği zamanda da hüsrana uğramaz, bedbaht olmaz!

AİLEYE DÜŞENLER

Çocuğu bugün bazı çevrelerde olduğu gibi, eskilerin tâbiri ile «Hüdâ-yı nâbit»; güç yettiği kadar karnını doyurup sırtını giydirip başı boş sokağa salıvermeğe; «Nasıl olsa mektebe gidecek!» avuntusu ile kendi haline bırakmağa hakkımız yoktur. Çocuğu sadece mektebe teslime, mektebe bırakıvermeğe de hakkımız yoktur. Aile olarak haklarımız kadar mes'uliyetlerimizi de müdrik olmalıyız.

İnsan içtimaî bir varlıktır. Ferdi olduğu kadar cemiyeti, ferdin cemiyet içindeki yerini, mevkiini belirleyen, tâyin eden sosyal değerler vardır. Bunları görmemezlikten gelemeyiz. Birlikte yaşamanın zarurî kıldığı mecburiyetler vardır. Nezâket gibi, muaşeret gibi! Ferdi cemiyet içinde itibarlı kılacak meziyetler vardır: iffet, hâyâ, şeref, namus gibi. Ferdin cemiyetle irtibatı dolayısıyla tezahür etmiş hasletler vardır; mürüvvet, cesaret, fazilet, feragat, cömertlik, civanmertlik gibi!

Bunların hiçbiri beşeriyetin bilinen tarihi boyunca asliyyetinden, asli kıymetinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Buna mukabil hıyanet, yalan, riya, hile, haset de mezmum olmaktan kurtulamamıştır.

Birincilerin aranmaz sanılıp, ikincilerin baştâcı edildiği zannedilen geçici dalâlet devirlerinde dahi vicdan hep onların hasretini çekegörmüş, akıllar hep iyi ahlâk dizginini sürdürmüştür.

İster ilmî, ister dinî bakış ile «beşer» ele alınınca «insanî» meziyetler görmemezlikten gelinemez. İhmal edilemez. O halde ailenin "Terbiyenin yaşı yoktur. Daha çocuk. Hele büyüsün. Aklı başına gelince öğrenir." demesi, çocuğu sokağa, zamana yahut ister cehil, ister yenilik, ilerilik ilericilik iddiası, ister imkânsızlıktan, hangi sebeble olursa olsun, kendi haline terketmesi demek, onu en tabiî tekâmül hakkından mahrum etmesi demektir. Lâyık olduğu mevkie yükseltmemek, gadretmek, zulmetmek demektir. Hiçbir ana-babanın bunu yapmağa, meşruluk derecesi ne olursa olsun, bir mazeret paravanası ardına saklanmağa  hakkı yoktur.

Dün cemiyette dinî terbiye hakim idi; hayatın hedefi, tefekkürün temel direği «edeb» idi! Edeb, yani kâinatta Allah'ın varlığını ve birliğini bilmek, insanın O'nun kulu olduğuna inanmak, insanın davranışlarına ve toplum ilişkilerine, bu davranış ve ilişkilerin en ince teferruatına kadar sârî ve carî bir düzen, bir üslûp getirmişti. Bu düzen ilâhî emirlere istinad ediyordu. Dün sosyal ve ferdi davranışlar ayıp ve günah kıstasları ile değerlendiriliyordu. Çünkü yetiştirilecek çocuğu ölürse yer-kalırsa el beğenmesi lazımdır. Bu yüzden itaat inzibatı altındaki çocuk terbiyeli, edebli olduğu kadar da şahsiyetli idi.

Asrımız ilmî görüşlerin ışığında bugün toplumu öne almıştır. Bize göre toplumun bu değerlendirilişi, dine tercihi, beşeriyetten «insanî»yi ref'etmez. Böyle olunca, şayet bugünki ana-baba çocuğa «Emânetullah» olarak bakmağı; Allah için Allah'ın emrettiği gibi muamele etmeği bilmiyorsa, hiç değilse yarınki insanı yetiştirmekte olduğunun şuuruna ermelidir. Dünyaya gelen yavruyu bir ilâhi vedia, bir hediye, bir rızk ve muhabbet kapısı diye kabul edemiyorsa sosyal bir varlık toplumunun yarınki üyesi, bir insan diye tanımalı, bağrına basmalıdır.

Eğer ana hamilelik esnasında yavrusunu taşımanın sevincinde, yahut da dünyaya bir insan getirmenin gururunda ve mes'uliyetinde değilse; ona göre davranmamış, ruhen ona hazırianmamışsa; bebeğin huysuz yahut mariz oluşundan şikâyet etmemelidir. .

Eğer ebeveyn herkesin içinde, evde, sokakta, yerli - yersiz, sebebli sebepsiz çocuğunu azarlıyor, hırpalıyor, dövüyor, sövüyorsa yarın haysiyetli, vekarlı, şahsiyetli bir insanı beklememeli, çocuğunun bugünkü hadsizllğinden, itaatsizliğinden, asiliğinden dert yanmamalıdır.

Eğer yorgunluğu, bezginliği içinde çocuğunu okşamıyor, sevmiyor, şefkat göstermiyorsa, kendine ve büyüklere saygılı; hayata, insanlara, hattâ kendine güvenli bir fert yetişmiyor demektir.

Bugün çocuğuna güven verip dertlerine ortak, müşkülüne destek olmayan atanın yarın saygı, yakınlık, hürmet beklemeğe hakkı yoktur.

ÇOCUK DEYİP GEÇMEYELİM

18. yüzyıldan itibaren Türkiye'ye gelen hemen bütün seyyahların belirttikleri bir gerçek var: «Türkler» diyorlar «çocuklarını kendileri terbiye etmiyorlar. Çocuk etrafındaki örnekleri görerek yetişiyor.» Bu müşâhade ilmî temele de dayandırılabilir: Çocuk görerek, yaparak, yaşayarak öğrenir! Ama günümüzde ebeveyn, çocuğun terbiyesini bizzat kendi, şuurla ele almalıdır. Çünkü bugün de görerek yetişiyor.

En yakın çevre ailedir. Yalanı, riyayı, hileyi, en azından mahremiyet içindeki kavgalarda, mes'uiiyetsizce sarfedilmiş kötü sözü dinleyen çocuktan aksini, nezâket, zarafet, saygı, dürüstlük bekleyemeyiz.

Yanlış bir görüşle aile çocuğun mutluluğu, özgürlüğü adına her istediğini yapıyor, her arzusunu yerine getiriyorsa yarın ulaşılacak bir hedef bırakmıyor demektir. Her istediğini hazır bulmağa, hazıra konmağa alışan yavrucak emek vermenin zevkini, zahmet çekerek bir gayeye varmanın hazzını duyamayacaktır. Teşebbüs arzusu, hamlesi olmayan pasif insanın yaşama sevincinden mahrum olması tabiidir.

Eğer her istediğini yapmasına göz yumuluyorsa o zaman da ömrünce çocuk egoizmi içinde kalmağa mahkûm ediliyor demektir. Arzularını, ihtiraslarını frenlemeğe alışmadığı için de hayatı boyunca sahip olamadığı, ulaşamadığı arzular yüzünden, bezgin, kırgın, bedbaht olmasına imkân hazırlanıyor demektir.

Yumuşak, şuurlu, mantıkî yasakları tanımayan, âvâre, kaygusuz, bencil çocuk, yarınki sosyal mes'uliyetierin muhatabı olamaz. Ona hürriyetin sorumsuzluktan, başıboşluktan öte bir irade terbiyesi ile yaşanacağını öğretmek gerekir. Sağlam irade, sağlam şahsiyet gibi müstekar değerlere sahip kılmadıkça çocuğumuzu yetiştirdiğimizi söylemek hata olur. Kaldı ki günümüz ulaşım imkânlarının arttığı bir devirdir. Kültürlerin de sınırı yok! Sineması, televizyonu, radyosu, basını ile, seyahat kolaylıkları ile insanlar hep birlikte yaşıyorlar, Ve XX. yüzyılın bu son devri her yönden anarşi devridir. Bütün dünyanın çocuğu ve genci kurtarmak için deva aradığı bu günde evlatlarımızı hiç değilse kendi çapında kollamağa çalışmak vazifemizdir. Onu dış baskılara mukavemet edecek kadar güçlü kılmamız gerekir. Çocuğumuz ferdi iradesini kullanabilmeli, gerek milletten gerek aileden aldığı değerleri koruyabilmelidir. En küçüğünden en büyüğüne şahsiden millîye, hissiden ahlâkîye kadar her çeşit ve her güçteki.baskıya karşı durabilecek bir irade selâbeti kazanmalı, kazandırmalıyız.

Her lokmanın helâlden kazanılmasına, alınterinin kazancın temeli olmasına inanmamış bir ailenin evlâdının parazit olmamasını, başkalarını istismar etmemesini istemek, dürüstlük, iş sevgisi beklemek hatadır.

Kâinatla, cemiyetle, değerlerle ilişki kuramadıkça, yahut çelişkide kaldıkça ferd huzurlu olamaz. Cemiyette de düzen kurulamaz. Eğitimin prensipleri dörtbaşı mâmur bir felsefeye; müesses bir nizama dayanmadıkça yaşanır değerler haline gelemez.

İleri sürdüğümüz prensipler ve müesses nizam derken dine ağırlık vermemiz çok görülmemelidir.

Başta Fransa olmak üzere dünyanın bütün medenî lâik milletleri çocuğun cemiyetteki içtimaî insanî ve ilâhî yerini tâyin etmişlerdir. Bizim de çocuğu artık tesadüfen doğmuş, iki hücreden oluşmuş, istenmeyen yahut doğanın bir yaratığı olmaktan çıkartıp eski «Emânetullah» tahtına oturtmamız ve mevkiine lâyık muamelede bulunmamız şarttır.

Gerçek ilim adamları, Batılı pedagoglar, küçük çocukların Allah vergileri ile dolu olduğuna, varlığının kâinatın oluşuna ve daha iyiye yöneldiğine inanıyor. Ve Batılı pedagog 3 yaşından itibaren ana-baba sevgisi ile baba-ruhülkudüs, İsa - Meryem inanç ve sevgisi arasında bir irtibat kurduğu için doğumundan itibaren beşiğinin başına bir haç - put koymağı ihmâl etmiyor. 6 yaşından itibaren kâinatın yaratıcısını aradığını, 11 yaşından itibaren ise yaşanan, sağlam bir dine ihtiyacı olduğunu tesbit etmiş. Çocuğun 14-18 yaşlar arasında din duygusunda yükseltici bir iklim bulduğunu biliyor. Dinî duygu zenginliklerinin çocuğun moralinin yükselmesinde, yarınki hayat mücadelesinde yardımcı bir kaynak olacağından haberdar. Gerek ailede, gerekse aileye yardımcı olan kreş-ana okulu, ilkokullarda bu psikolojik yapı gözönünde bulundurularak aynı sistem ile besliyor, eğitiyor.

NİHAYET

Gönül ister ki bizim pedagoglarımız, psikologlarımız da çocuklarımızın ruhî yapılarını incelesinler; ihtiyaçlarını, insan olmak, iyi insan olmak için muhtaç oldukları yöntemi tâyin etsinler. O zaman belki de doğduğu andan itibaren Allah adı ile davranışın, ağzını besmele ile açıp, adının besmele ile konuşunun, ilk söylediği sözün «Allah» kelâmı olmasına itina gösterilip 4 yaş 4 ayda okula gönderilmenin; 7 yaştan itibaren mes'ul ve mükellef tutulup 12 yaşına mutlak bir ruhî beslenme ile sağlanarak "said" iyi insan olma, sağlam bir şahsiyet kazandırmanın gerçek değerini tesbit etmiş olurlardı. O zaman bizim çocuklarımız da bütün medenî, lâik ülkelerdeki gibi ana kucağında, aile ocağında dinî terbiyeden mahrum kalmazlardı. Yahut aydın aile çocuğuna modern eğitim diye sağdan - solda kitaptan - dergiden metod aramazdı. Veya çocuk evden aldığı ile sokakta; okulda öğrendiği ile evde çelişkiye düşmezdi. Ve en mühimi cahilinden okumuşuna, zengininden fakirine kadar milletçe müşterek bir eğitim sisteminde, eğitim gayesinde birleşilirdi. Çocuk evde, okulda ve sokakta aynı değerleri görür, aynı değerleri işitir, aynı değerler içinde yaşar; şahsiyet bütünlüğüne kavuşurdu. Cemiyet de bir ve bütün olurdu.

Sözlerimi şöylece hülâsa etmek isterim :

Tarihler Tuna Bulgarlarının Slavlaşıp, Macaristan ovalarındaki Türklerin erimesini onların hristiyanlaşmasına bağlıyorlar. İslam'ın, Türk'ün millî muhafazasındaki yeri ve rolü tarihi bir gerçektir. Bu gün sosyal bir oluşumun içinde yaşıyoruz. Sosyal sınıflaşma değil fikrî-ideolojik zümreleşme içindeyiz. Kaybolan müşterek dünya görüşünden sonra ailemiz gibi çocuğumuz da sallantıda. İnsanımız şaşkın, yalnız ve muzdarip.

Yıllardır yarınki insanımızı modern pedagojiye, modern pedagojiyi temsil eden modern kuruluşların özünü göremediğimiz boş çatılarına tevdi ettik, ediyoruz da.

Özgür davranışlarla çatılmış aile binaları temelsiz.. Şahsiyetli olması niyeti ile, insan özgürlüğü adına başıboş bıraktığımız, geleneğin zıddına, bu istediğini yaptığımız çocuk sistemsiz, iradesiz, bencil ve kıskanç. Görülüyor ki modernlik adına millî - eski terbiyeye sırt çevirmek insanımıza mutluluk getirmedi. Korkarız ki, millî görüşe bağlı aileyi, bu ailenin yetiştireceği millî görüşlü çocuğu bulamazsak millî yapıyı da tehlikeye koyacağız. Tezelden yapacağımız iş (Dinî) diye yan bakmadan millî terbiyeyi ilmî yollarla yeniden ele almak ve topluma mâl etmektir.

Bir Soru : Bugün, sanayi toplumuna geçmekte olan ve bu sebeple hızlı bir şehirleşmenin, hızlı bir kültür ve sosyal bunalımın içinde bulunan Türkiye'de hedeflerimize ulaşabilmek, huzurlu, güçlü ve dengeli bir cemiyete kavuşabilmek için, nasıl bir insan modeli düşünülmektedir? Acaba bütün bu maddî hedefleri haiz insan tipiyle, ne yapabiliriz? Ve bu insan itipine hangi terbiyeyi verebiliriz? Nasıl bir insan istiyoruz? 20. asrın son yarısında ve 21. asrın ilk çeyreğinde bu insana hangi milli kültür malze-imesini ve hangi terbiyeyi vereceğiz?

Nâzik Erik : Yukarıda aileye çatan ben şimdi de aileyi müdafaa etmek mecburiyetini hissediyorum. Galiba aileye biraz fazla, yükleniyoruz., Çocukların yerden göğe kadar hakkı var. Ama acaba ailelerin hakkı yok mu? İki büyük savaş geçirmiştir dünyâ. 20. yüzyıl büyük yıkılışların ve yapılışların devridir. Unutmayalım ki dünya bir sanayî toplumuna akmıştır. Yalnız kendi ülkemizde değil, bütün dünyâda aynı ızdırap çekilmektedir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, çocuk çeteleri geri kalmış çevrelerin, gecekonduların, geri zekâlı iyi terbiye edilmemiş çocuklarıdır. Ama gecekondular bir gerçektir, sanayinin ortaya getirdiği bir gerçektir. Hemen bütün dünya üslûbunu kaybetmiştir. 1. Dünya Savaşı coğrafyayı, siyâsî coğrafyayı değiştirir, Avrupa'da. Ama 2. Dünyâ Savaşı, bütün manevî değerleri yok etmiştir. Bu yok olan değerler sistemi içinde sınırlar çok kolaylaşmış, çok yaklaşmıştır. Artık haberleşme yüzünden ilim gibi fikrî ideolojik cereyanlar, sosyal hadiselerde sınırlar çok kolaylaşıyorlar. Yaşama şartları değişti. Aileleri artık kendi çevrelerinde, kendi alıştıkları düzen içinde değiller. Yeni düzenler kurmak isterken yeni değerleri de beraber götüremiyor, muhafaza edemiyorlar. Onun için çocuklarıyla meşgul olamıyorlar. Ailelerin hepsini birden suçlamaya hakkımız yok. Çünkü onlar da müşküller içindeler. Şimdi ne olacak? Çocukların bu şartlar içinde hakkı yok mu?

Diyorlar ki, ağlayan bir çocuk anasının kucağına verildiği anda susuyor. Çünkü ana rahmindeyken duyduğu kalp seslerini çocuk, ananın bağrına basıldığı anda yeniden duyuyor ve huzura eriyor. Ama işin acı tarafı şu ki, bugün artık analar ve babalar çocuklarını eskisi gibi bağırlarına basarak taşımıyorlar. . Dikkat edilirse, artık çocuklar kucakta dışarıya doğru tutularak taşınıyor. Hepsi yük hissi içindeler. Çünkü analar ve babalar kendileri de bir kavga içindedirler; kendi kendileriyle kavga içindedirler, yaşama savaşı veriyorlar. Bu savaş içinde kendileri o kadar kavgalıdırlar ki evvela çocuklarıyla, sonra sokakta gördükleri her şeyle kavga ediyorlar. Evden çıkarken hiç bir erkek "Güle güle, Allah selâmet versin, Hayra karşı!" diyen bir kadınla yüz yüze değildir. Çünkü kadın da kendi işine koşuyor. Ve akşam eve dönen hiçbir erkek, yüzü gülen, dinlenmiş, rahat bir kadının karşısında değildir. Çünkü kadın da işten geliyor; o da bütün gün sokaklardadır. Onun için, yorgun kadının çocuğuna verecek sevgisi, şefkati değil, hatta bol bir sütü bile yoktur. Yirmi günlükten fazla çocuğunu emzirebilmiş kaç kadın bulabilirsiniz? Çocuklarımız bu şartlar içinde yaşıyorlar. Bugün hangi kadını çalışma hayatından çekebiliriz? Çalışma şartlarından ayrılabilecek durumda mıyız? Bu sosyal ilerlemedir. Bunlar sanayî toplumunun getirdiği zorluklardır. Bunun içindir ki, bütün dünyâ 25. saati arıyor. Artık makinanın esaretinden kurtulup, ruhun sığınaklarına doğru gitmenin çarelerini arıyorlar. Bütün dünya aynı şeyi arıyor. Ya biz? Dünya bunu ararken bizim durumumuz başkadır; şartlarımız ayrıdır. Benim arzetmek istediğim nokta da buradadır.

Biz ister istemez medeniyet yarışında Tanzimat'tan beri gelen bir yola girmiş bulunuyoruz. Ve bugün artık cemiyetimiz bir sanayi toplumudur. Artık bizim de gecekondularımız var. Kırsal bölgelerin yerleşik halkı yahut orta sınıfın esnaf hayatı tamamen değişmiştir. O halde biz tam hatt-ı fasıl üzerindeyiz. Eski tabirle tam bıçak sırtındayız biz. Bir Macar tarihçinin 1957 lerde neşrettiği bir kitabında küçük bir not vardı. O diyordu ki, Macaristana gelen Türkler Hristiyanlığı kabul ettikten sonra kendi millî varlıklarını o kadar kaybettiler ki 8. asırda artık onlardan bir iki çoban türküsünden başka hiç bir şey kalmadı. Bulgarlar Tuna'ya geldikleri zaman Türk idiler. Fakat önce dinlerini kaybettiler. Yeni bir din onları yeni bir çevreye soktu.

Galiba yine dini temellere dayanıyorum. Çünkü cemiyetimizin temel yapısında ve bütün insanlığın aslında vardığı büyük sığınak burda toplanıyor. Biz de asli değerlerimizi aramak mecburiyetindeyiz, «eski» diye korkmadan «millî» olan her şeye yeniden bakmak ve ilmî kriterler içinde hepsini yeniden değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Çünkü biz, eskiyi tamamen kaybetmiş bir cemiyet değiliz. Yeniye de tamamen adapte olamadık. Belki bizim en büyük buhranımız bu ikisi arasında geçiyor, çocukların yalnızlığı buradan geliyor. Onun için biz, tam dedelerle nenelerimizi kaybetmeden, kendi değerlerimizi hor görüp hepsini tamamen reddetmeden, ilmî değerlerin ışığında kendimize dönmek, evvelâ millî ailemizi, insanımızı ve bu insanı yetiştirecek olan temellerimizi korkmadan tesbit etmek mecburiyetindeyiz.

***

NAZİK ERİK

Bu yazı, Türk Kadınları Kültür Derneği adına, 1979 yılında verilen bir konferansın metnidir.

Kaynak: www.nazikhoca.com